BİLİMKURGU ve MİMARLIK/ Ütopyalar – Distopyalar

Mimarlık, yenilik arayışından bilim-kurgu filmleri aracılığıyla yararlanıp, etkilenmektedir. Nitekim, biz mimarlar geleceğin yaratılmasında bir deneme alanı oluşturmak adına bilim-kurgu sinemasından sıklıkla yararlanırız. Bilim-kurgu filmleri aracılığıyla yeni dünya anlayışına ilişkin yorumlar yapar, gelecekteki problemler üzerine bir tartışma zemini hazırlarız. Bu sayede kendi mimari vizyonumuza geleneksel anlayışımızın yanında farklı perspektifler de katarız. Bilim-kurgu filmleri, aynı zamanda mimarlığın var olan birikimine eleştirisel yaklaşımıyla mekan ve zamana dair yeni ufuklar açar. Bu filmlerde üretilen mekanlar, mimari ve sosyal açıdan geleceği tasvir eden araçlar olarak kullanılırken,  diğer yandan mekanlar aracılığıyla; zaman, sosyal durum ve teknoloji hakkındaki düşünceler somut hale getirilir. Nitekim, günümüzde sayısı gittikçe artan distopya filmleri ise geleceğin mimari tasvirlerinin  yapıldığı zengin bir kaynak oluşturmaktadır. Şimdi biraz bilimkurgu filmlerinin ortaya çıkışını ve tarihsel gelişimine göz atalım.

 “Bilim-Kurgu Sineması” Tarihine Kısa Bir Bakış

Teknolojinin etkisiyle ortaya çıkan tüketim kültürünün bir ürünü olan sinema, geniş kitlelere ulaşabilme ve kitleleri etkileme gücüyle, toplumun gelecekle ilgili beklentilerini ve dünya görüşlerini etkilemiştir. Kurgu ile gerçek iç içe geçirilerek, geleceğin teknolojisi ile ilgili fikirler bilim-kurgu sineması aracılığıyla sunulmuştur. Aslında, bilim-kurgu sinemasının mimariye etkisi; kentin imajının oluşturulmasında ve yeni kent yaşantısının kurgulanmasına dayanmaktadır.

Nitekim, bilimkurgu edebiyatından referans alan bilim-kurgu sineması, en önemli sıçramasını Birinci Dünya Savaşından sonra yapmıştır. Uçaklar ve nükleer araştırmalar,  evrene açılabilmenin artık hayal değil, sadece zamanını bekleyen olacak bir olay olduğunu ortaya çıkartınca bilim kurgu da insanın özündeki en önemli soruya, dışarıda yalnız olup olmadığımıza, uzayda neler olabileceğine odaklanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında atom bombası ve uzay teknolojilerindeki gelişim bilimkurguya yön vermeye başlamıştır. Bilim’in temel alındığı bu türde uzay çağı teması önemlidir. Uzaya yapılan seferler, farklı türlerle tanışmalar, aya ve diğer güneş sistemi gezegenlerine yapılan yolculuklar/yerleşmeler gibi temalar artık bilimin ışığında oluyor; hatta bilimkurgu bilime yol gösteriyordu. Stanley Kubrick’in A space Oddsy adlı filmi ise bu dönemin gelecek beklentilerinin gözler önüne seren  bilim-kurgu sinemasında iyi bir örnek olmuştur.

1980’ lerden sonra üretilen bilim-kurgu filmleri, teknolojik gelişmeler karşısında, internetin de aramıza girmesi ile ortaya çıkan siberuzay gibi yeni bir mimari gerçeklik sunmaya başlar. Siberuzay kavramı ise ilk olarak  1984 yılında William Gibson adlı bir bilimkurgu yazarı tarafından, Neuromancer adlı romanında Wiener’ın rüyasını “siberuzay” (cyberspace) olarak adlandırmasıyla ortaya çıktı. 90’lı yıllara geldiğimizde ise Matrix filmi bu temanın altını dolduran bir distopik evren yarattı ve bu türdeki filmlere kaynaklık etti. Günümüze gelindiğinde ise; bilim kurgunun bakış açısındaki tarihsel değişimi gözlemek zor değildir. Aşırı teknolojik yaşam, toplumdan kopuş, teknolojinin her alanı ele geçirmesi gibi konular yüzünden paranoyaklaşmış ya da yalnızlığın pençesinde olan insanları anlatan distopya filmleri gün geçtikçe daha çok üretilmeye başlanmıştır.

Bilim Kurgu Filmlerinde Ütopya-Distopya Kavramları

Geleceğin toplumları ve yaşantısına yönelik senaryolar ortaya koyan bilimkurgu için iyimser ya da karamsar tonda olmak üzere iki farklı bakış açısı söz konusu olmaktadır.  İyimser bakış açısı toplumsal durum, siyaset, kanunlar ve koşullar açısından ideal yer, devlet ya da durumu tasvir eden ütopyalarla ortaya çıkmakta; karamsar bakış açısı ise distopyalar, yani bu ortamlara ulaşmak uğrunda yapılacak düzenlemelerle alakalı olarak bizleri bekleyecek olan en kötü durum senaryolarıyla ortaya konmaktadır.

20.yüzyıl bilim-kurgu filmleri, genelde ütopik olanı hem imkansız hem de arzu edilmeyen olarak ele almıştır. Kontrolsüz sanayileşme, dengesiz kapitalist yayılım, Nazi Almanyası ve Stalin Rusyası gibi totaliter rejimlerin aşırı uygulamalarıyla II. Dünya Savaşı ve sonrasında gelen nükleer savaş gerilimleri, hızlı teknolojik gelişim ve tek kutuplu dünya düzeninin neden olduğu korkular edebiyatta distopik gelecek kurgularının, geleceğe olumsuz bakan çalışmaların daha yaygın olmasına yol açmıştır.Böylelikle İdealler ile gerçekler arasındaki çelişkilerin farkına varılmış, umudun yerini karamsarlık,alaycılık ve hayal kırıklığı almıştı. Bu dönemde insanlığın bütün çevresini baştan aşağı yıkıp silbaştan ideal bir dünya düşüncesi oluşturma ortadan kalkmış, distopyalar ütopyaların tahtına oturmuştur.

 

Bilim-kurgu filmlerinde oluşturulan mimari mekanlar,  filmde izleyici tarafından kentin nasıl olabileceğini göstermesi açısından, oldukça önemlidir. Jonathan Glacey, The Guardian’daki eski bir yazısında “Sinema, mimarinin son hızla uçuşa geçeceği en güzel mekandır.” Diyerek iki disiplin arasındaki bağlantıyı özetlemiştir.

Bilimkurgu Sinemasında  mimari mekanlar

Mekansal kurgularıyla ön plana çıkan bilim-kurgu filmleri, yapıldığı dönemin mimari beklentilerinin paylaşıldığı  deneysel bir platform  niteliğindedir. Özellikle bilmkurgu sinemasında birer kült olmuş ,”Brazil-(1985)”, ”Blade Runner-(1982)” , “Gattaca-(1997)”, “Matrix-(1999)”, filmleri üzerinden 20.yy distopik bilim-kurgu sinemasındaki  mekanların, kavramsal çözümlemeleri ve mekan tipolojilerinin ortaya kolaylıkla çıkarılabilir.Filmlerde kurgulanan mekanlarda , toplumun,sosyo-kültürel değişim ve dönüşümlerinin, mimari ve teknolojik alandaki   yenilik arayışlarının  yansımaları görülebilmektedir.

İncelenen filmlerde genel olarak doğal olan ve yapay olan  arasındaki mücadeleler anlatılmaktadır. Gelişen teknoloji, yapaylığı-kusursuzluğu sağlarken  insani değerlerin kaybolmasına neden olur.Teknolojik gelişmeye paralellik gösteren bu durum mekansal kurguda da kendini hissettirir.Kusursuz(yapay) olanın  yönetiminde olan kentler ise bu gücün bir ifadesi olarak şekillenir.Yüksek gökdelenler, yapı bloklarının  içinde hapsedilmiş yaşamlar; endüstri ve teknolojinin getirdiği makineleşen bir sistem içinde kendini var ederler.

Masif ve sade kütlelerden oluşan , sadece fonksiyona hizmet eden  modernizm eleştirisi de filmlerde sıkça ele alınan bir temadır.Bu tema genellikle modernist anlayıştaki mekanların içinde yer alan simgelerle, post-modern bir kolaj ile birleştirilmek istenir.Post-modern olan insan ile özdeşleştirilirken,  yapay olan modern ile özdeşleştirilir.

Sonuç olarak bilimkurgu sinemasından seçilen bu kült  örnekler arasında, mekansal olarak dikkat çekici ilişkiler bulunmaktadır. Ütopyayı da göz ardı etmeksizin bir değerlendirme yapacak olursak, insanın kendisini ve toplumu yerden bağımsız olarak düşünmeyen bir varlık olması gerekçesi ile, seçilen filmlerde tasarlanan ütopyanın, distopyanın ya da bilimkurgunun bir mekan üretmesi, üretilen bu mekanların kimi zaman o dönemdeki anlayış temelinde ortaya çıkması mümkün olmakta ve geleceğin mekanların nasıl olacağı hakkında bize bilgi vermektedir.

Erdem Dokuzer

Share Post :